NEDEN BEN?

Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi…
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.
Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe cevap verdi:
Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar.
5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur,
50 bini yarışmalara girer,
5 bini büyük turnuvalara erişir,
50’si Wimbledon’a kadar gelir,
4′u yarı finale,
2’si finale kalır.
Elimde sampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım.
Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Niye ben’ derim?
KISSADEN HİSSE:
Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı yapar.
Zorluklar güçlü, Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi…
Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur…”

GiBiDiR

Baba hazine gibidir
                                        Kiymetini bilene,
Anne kopru gibidir
                                        Gecmesini bilene,
Kardes ayna gibidir
                                        Bakmasini bilene,
Evlad deniz gibidir
                                        Ne icilir, ne gecilir… 

Anonim

ӦYLE KARŞILA Kİ

Çocuğunu öyle karşıla ki; eve geldiği zaman, en güzel yere geldiğini hissetsin…
Eşini öyle karşıla ki; yanına geldiği zaman, en doğru insana kavuştuğunu hissetsin… .
Anneni öyle karşıla ki; doğumundaki ağrıları lezzetle takas etsin…
Babanı öyle karşıla ki; ömür boyu bir başka evlada imrenmesin..
Fakiri öyle karşıla ki; senin ona serdiğinden daha büyük bir dua sofrası sersin…
Zengini öyle karşıla ki; senin gönlünü gördüğünde, kendi gönlünün fakirliğinden kahretsin…

YANLIŞ ve… DEĞERLER

     11 yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.
     Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince,oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. Bu o güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.
     Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat 22.00 olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.
‘Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,’ dedi.
‘Baba!’ diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle. 
‘Başka balıklar da var,’ dedi babası.
‘Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!’ dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinde n bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.
    Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı.Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. 
    Çocuk bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat  ‘değerler’ konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir.
Babasından öğrendiği gibi ‘değerler’, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.
   Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? 
Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.
    Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.
Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

NOT: Bu olay bundan tam 34 yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City’nin ünlü mimarlarındandır.
            Babasının küçük evi hâlâ o adadadır.  Oğlunu ve kızlarını zaman zaman hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.

ÇEVRE GELİŞTİRMEK [NETWORKİNG]

Ne bildiğinizden daha önemli olan, kimi tanıdığınızdır.
Tüm dünyada referanslar ve çevre, başarının birçok kriterinden önce gelir.

En özgür insanlar, aslında çok etkili dostları olanlardır.
Bir arkadaşınız iş aradığında ona iş verecek bir şirketiniz olmayabilir; ama bir şirket genel müdürünü tanıyorsanız ona yönlendirebilirsiniz.
Size yarın iş ya da proje sağlayacak da hiç tanımadığınız kişilerin çalıştığı bir şirket değil, dostlarınızın olduğu şirkettir.
Öyleyse çevre geliştirmek için etkili bir şeyler yapmak gerekir.

Çevre geliştirmenin başlangıç noktası; sizin, insanların dost olmak isteyecekleri bir insan olmanızdır.
Öncelikle giyim kuşamınızı, görüntünüzü, bilgi birikiminizi ve yeteneklerinizi insanların sizinle tanışmak ve dost kalmak isteyecekleri bir hale getirmek gerekir.

Etkili insanlarla tanışmak için etkili insanların takıldığı yerlere takılmak gerekir.
Örneğin, üst düzey yönetici grubuyla tanışmak için golf ve binicilik kulübü gibi kulüplere üye olmak gerekir. Başka hobi kulüpleri de olabilir.

İnsanlarla tanışmanın en etkili yollarından biri derneklere üye olmak ve üye faaliyetlerine katılmaktır.
Meslek örgütleri, ticaret odaları, meslek dernekleri, hobi dernekleri insanlarla tanışmak için çok etkili yollardır.
Bu kurumlara üye olmak, çevre geliştirmek için yetmez.
Faaliyetlerine düzenli katılmak ve bu kurumlarda sorumluluk almak, diğer insanların dikkatini çekmeye yardım eder.

Çevre edinmede başka bir etkili yöntem de bir kulüp ya da derneği bizzat kurmaktır.
Bu yöntem, çevre edinme işini üyelik düzeyinden liderliğe taşır.

Her zaman en etkili insanlarla dostluk kurmak için fırsat bulamayız.
Ama en etkili insanların dostlarına ya da akrabalarına erişebiliriz.
Bu bir komşu da olabilir; o kişiyle birlikte çalışan birisi de olabilir.
Çevresi olan insanlar, aslında bir tür düğüme benzerler, birçok insanın ilişkisinin bağlandığı düğüme.
Eğer birden çok düğüm insanla sağlıklı ilişki kurabilirsek çevremiz radikal ölçüde gelişmiş olur.

Çevre edinmenin çok önemli bir boyutu, bireysel ve özel bir ilişki kurmak, dostluk geliştirmektir.
Öncelikle sadece bir kez görüştüğünüz birisi sizin dostunuz olmaz.
Bir insanla en az 4 planlı görüşmeden sonra dost olduğumuzu söyleyebiliriz.
Öyleyse ilk görüşmede karşı tarafın bizimle yeniden görüşmek istemesine yol açabilecek bir izlenim bırakmalıyız.

Kahvaltılar, öğle ve akşam yemekleri, insanlarla buluşmak için çok kullanışlı vesilelerdir.
Kişisel zaman planınıza uygun şekilde her kahvaltıda, her öğle yemeğinde ve akşam yemeğinde yeni birisiyle görüşebilirsiniz.
Farklı öğünlerde 15 kişiyle bile olsanız bir ay içinde bu bile ciddi bir performanstır.
Eğer yemek buluşmalarını, belirli bir seminere ya da etkinliğe katılma şeklinde tekrarlayabilirseniz dostluğunuz pekişmiş olur.

Çevre geliştirme faaliyetleri içinde çok önemli bir başka faaliyet de ayaküstü -kısa sohbet (small talk)- faaliyetidir.
İnsanlar konferanslarda, dernek ya da düğün yemeklerinde bir araya gelirler ve hiç konuşmadan ayrılırlar.
Tanımadığımız ya da sadece ismini öğrendiğimiz insanlarla nasıl sohbet edeceğimizi öğrenebilmek de bir sanattır ve bu sanatı da öğrenmek gerekir.
Basit ve etkili bir yöntem paylaşmak gerekirse “ne, nasıl, niçin, neden, nerede, kim” soru kelimelerinin kullanıldığı soru cümleleri kısa sohbetler geliştirmek için çok etkili girişlerdir.

m.arat@zaman.com.tr

SU’YUN SIRRI

-Önce buluta verdi sırrını. 
-Ağır geldi sır buluta.
-Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.
-Ve sonra nehre ulaştı suyun sırrı.
-Nehir aldı suyun sırrını dereye verdi.
-Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden , O da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze..
-Çağlayanlar, şelaleler, akarsular. .
-Hepsi kayboluyordu bir anda.
-Sonra bir gün su takip etti dereyi.
-Dere  okyanusa kavuşunca farketti bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla okyanusa taşındığını.
-O andan itibaren karar verdi su.
-Artık sırrını okyanusa verecekti.
-Öyle de yaptı zaten.
-Tüm sırlarını okyanusa verdi.
-Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu.
-Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu….
-Geçen karşılaştık suyla.
-Bir bardaktaydı. -
-Suskundu.
-Çok uğraştım konuşturamadım.
-Ben,tam giderken ” Dur !” dedi arkamdan.
-Durdum!
-” Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma!  Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar…. ” dedi.

BAŞARMANIN BEŞ KURALI

Bir çiftçinin atı susuz bir kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce çırpınır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğuna ve çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.
Kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünerek bütün komşularını yardıma çağırır.
Herbiri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar.
At ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya ve çırpınmaya başlar.
Daha sonra, herkesin şaşkın bakışları arasında sesini keser.
Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftci kuyuya bakar.
Gözlerine inanamaz.
At sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, sırtındaki toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmak için basamak hazırlamaktadır.
Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında at, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!

Kıssadan Hisse
Hayatta üzerinize toprakda atılır, her türlü pislik de.
Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.  
Sıkıntılarımızın ve kurtuluş yollarının herbiri belki bir adım ötededir.
En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.
Silkelenin, biraz daha yukarı çıkın ve  bunu sağlamanın 5 basit kuralını unutmayın:
1. Kalbinizi nefretten arındırın. [Affedin]
2. Düşüncelerinizi endişelerden arındırın. [Çoğu zaten hiç gerçekleşmez]
3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4. Daha çok verin.
5. Daha az bekleyin.

1 NİSAN ŞAKASI

15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır.
Kuşatma uzunca bir süredir devam etmesine rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmekte ve durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı da değişik taktikler düşünmektedir.
En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur’an, bir elinde İncil:
“Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım”
der.
Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.
Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir.
Bunun üzerine Müslümanlar “Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz” dediklerinde, Haçlı ordusu komutanı:
“Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur” diye cevap verir ve bütün Müslümanlar orada Şehit edilir.
İşte o günden bugüne  ”1 Nisan”  Hristiyanlar arasında Hile Günü olarak kutlanmış ve bir gelenek olarak günümüzde “1 Nisan Şakası” haline gelmiştir.

Osman Nuri AÇIKGÖZ
Hilal Gazetesi, 03 Nisan 2006

NOT: “Dün dündür,bugün bugündür” sözüne ne kadar da benziyor değilmi?