AHLAK ve EVRENSEL DEGERLER

Iki turlu dusunce tarzi vardir: Delilli ve Sezgili.

Delilli dusunce sahibi, hareket tarzini  hayati ihtiyaclari cercevesinde sinirlandirarak kendi ferdiligi icinde hapsolur ve evrenselligini kaybeder.

Bu tarz dusunen bir zekada, ahlaki hayatla ruhi hayat birbirinden ayrilmaya baslar.

Buna gore, “alim, milliyetci, namuslu adam” diye tanimlanan kimseler; evrensel ahlaka bagli olan ahlakli kimselerden ayrilmis olurlar.

Bilim, vatan, ve devletin selameti gibi kavramlarin hepside, ahlaki bakimdan ayni derecede iyilik ve kotuluge yol acabilir.

Ornegin: Alimin bulusu insanliga kotuluk getirebilir,

Vatan aski baska milletten ve ulkeden olanlara kin dogmasina sebeb olabilir,

Namuslu adam mevcut duzeni korumakla iftihar ederken, aslinda kendi menfaatleri  icin insanligin bir kismini kendine dusman olarak secenler tarafindan kurulmus bir duzene hizmet etmis olabilir.
Dolayisiyle evrensel duzene dogru gidisi durduran tum engeller, insani esir alan degisik tuzaklardir.
Bu engellere esir olan insan, sahsi ve toplumsal hayatta mevcut duzeni takip etmeye ve korumaya mecbur kalir.
Halbuki evrensel duzenin disinda gercek ahlaklilik yoktur.
Insanin ahlakli olmasi da, davranislarini evrensel olcuye vurmakla olur.

Ve Ahlaki hareket de, evrensel degerlere kavusma yolunda, mevcut esareti asma  ve evrensel degerleri arastirma cabasidir.

Nureddin TOPCU

NAKİB-UL EŞRAF

Yıldırım Bayezid Han biraz tutuk ve düşüncelidir.
Çandarlı Ali Paşa cesaretini toplayıp “Hayrola sultanım sizi üzen bir şey mi var?” der.
Padisah: Yok Pasa yok da bilirsin devlet işleri karışıktır, biraz can sıkar.
Zaman zaman celallendiğimiz oluyor, sesimiz yükseliyor.
Bilinir mi emrimiz altında kimler bulunuyor? Bazen düşünüyorum da, ya bunlardan biri Allah’ın sevgili kuluysa?
Candarli: Elbette hazineye malik viraneler vardır; ama bunu bilmek ne mümkün ?
Kalbini yaracak değilsiniz ya Sultanim?
Padisah: Peki, ya yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Hz.Peygamber’imizin torunlarından birini itibarsız, zahmetli ve kirli işlerde kullanıyorsak?
Ya amirleri o mübareği yoruyor, yıpratıyor, azarlıyorlarsa?
Candarli: Bunu bile bile kimse yapmaz Sultanim.
Padisah: Canım, bilirse yapmaz. Ama nereden bilsin Lala?
Mesela sen, mülk-ü Osmanîde yaşayan seyyidlerin, şeriflerin adlarını, sanlarını, yerlerini, yurtlarını bilir misin?
Candarli: Bazılarını bilirim sultanım.
Padisah: Yani bazılarını da bilmezsin…
Candarli: Şüphesiz Sultanim.
Padisah: Hani derim ki, bir müessese kurulsa, başına bir evlad-ı resûl konulsa.
Doğanlar, ölenler kayıt altına alınsa, şecereleri tutulsa, basit işlerde çalıştırılmasa…
Candarli: Güzel olur sultanım; ancak…
Padisah: Evet ancak?
Candarli: Reis olarak kimi seçmeli?
Padisah: Ona ne ben karışırım ne de sen karış. Git, Emir Sultan’a danış.
O, kimi münasip görürse kabulümüzdür.
ILK NAKIB-UL ESRAF
Çandarlı Ali Paşa, derhal Emir Sultan hazretlerine gider. Büyük velî sanki böyle bir tayini bekliyor gibidir.
Vazifeyi gözde talebelerinden Seyyid Ali Natta’ya verir ki bu mübarek hem ilim sahibi, hem de edebli ve sevimlidir.
Boylece ilk Nakib-ul Esraf olan Seyyid Ali Natta, Bursa’daki İshâkiye Zâviyesi’ne yerleştirilir, adı geçen vakfın idâreciliği de ona verilir.
Seyyid Ali Natta’nın vefâtından sonra vazifeyi yine onun evladı olan Seyyid Zeynelâbidîn’e verirler.
SEYYID ve SERIF
Osmanli kulturunde Hz.Huseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid”, Hz.Hasan’in soyundan gelenlere de “Serif” denilirdi. Devlet onlara bir ayricalik, bir imtiyaz tanırdı.
Seyyidler ve Serifler her işte çalışamaz ve evlenirken Nakibü’l-Eşraf’a danışmak zorundaydılar.
Askerlik yapmazlar, vergiden muaf tutulurlardi.
Bazı uyanıklar “biz de Ehl-i Beytt’eniz” dese bile, kimseyi kandirmalari mumkun degildi..
Cunku Seyyid ve Seriflere “Siyadet Hücceti” dağıtılır, elinde hücceti olmayan konuşamazdi.
Bir zaman sonra halk Seyyid ve Serifleri yakinen tanımaya ve “nur nesli”ne sahip çıkmaya baslar.
Halk onları başlarına tâç yapınca artik böyle bir müesseseye lüzum kalmadi.
Ancak teşkilat lağvedilince uzak ülkelerden gelen muhacirler içinden Ehl-i Beyt’ten olduklarını söyleyenler çıkar.
Bunun üzerine, bir diğer Bayezid (İkinci Bâyezîd Han), İstanbul’daki sâdâtın çok hürmet ettikleri Seyyid Mahmûd Efendi’yi saraya çağırır.
O mübareği ayakta karşılar, kahve, gülsuyu ve buhûr ikrâmından sonra, samur erkân kürkü giydirip, berâtını sunarlar.
Seyyid Mahmut Efendi ile Nakibü’l-eşraflık müessesesi tekrar başlar.
NAKIB-UL ESRAF’IN GOREVI
Nakib-ul Esref’in gorevi, Ehl-i Beyt’in [Hz.Peygamber’in soyunun] doğum ve ölüm tarihlerini “Şecere-i Tayyibe” adı verilen deftere geçirmekti..
Sadece kayıtla uğraşmaz, ayni zamanda onları kontrol altında tutarlardi.
Zamanla Nakibü’l-Eşraflar teşrifat ve teşkilatta [protokolde] şanlarına yakışan bir mevkiye çıkarıldılar.
Yeni padişah tahta oturduğunda şeyhülislam, sadrazam, yeniçeriağası, kaptan paşa, kazaskerler, kadılar, müderrisIer, Kırım hanzadesi, saray ağaları, tören libaslarını kuşanır, hazır bulunurlardi.
Lakin, yeni padişahı herkesten önce Nakibü’l-Eşraf kutlardi.
Cülustan sonra, Eyyûb Sultan’a gidilir.
Padişah, Hazret-i Hâlid’in türbesi önünde Efendimiz’in (bazen Hazret-i Ömer’in ve Hazret-i Osman’ın) kılıçlarından birini kuşanırdi ki; bu işi de Nakibü’l-Eşrafın bereketli ellerine bırakırlardi.
Nakibü’l-Eşraflar, Hırka-i Şerif ziyaretlerine, bayram törenlerine, cenaze merasimlerine şeyhülislam, vezirler, kazaskerlerle birlikte katılırlardi.
Mevlüt alaylarında Mahfel-i Hümayun altında yeşil perde ile örtülen hususi bir köşede otururlar.
Pâdişâhlar sefere çıkarken, Nakîb efendi ile birkaç seyyid ya da şerîfi yanlarında götürmeyi çok arzularlardi.

Bunlar Sancak-ı Serîfin dibinde yürür, tekbîr ve salevât-ı şerîfe getirerek askeri çoştururlar.
Her Türk sultanı gibi Abdülhamid Han da Ehl-i Beyt’e hürmetkâr davranmis, Nakibü’l-Eşraflar için Yıldız Sarayı’nda bir konak ayırmis ve onlara memur gibi maaş bağlamıştır.


Mustafa ARMAGAN / ZAMAN

EDEB ve HAYA

Hangi durumda ve konumda oldugunuzu dusunerek, o durum ve konuma en uygun hareketi yapmak EDEB’dir.
Edebin cevherinde Ilahi Ask vardir ve insanda bulunan edeb duygusu, Ilahi Edeb’in bir parcasidir.
Ve o parca, butunle butunlesmek ister.
Dolayisiyle edeb’in sahibi Allah’tir [cc] ama, insani terbiye eden Hz.Insan’dir.
Yani Peygamberlerden butun annelere kadar insan.
Haya duygusu ise; Allah’la [cc] munasebetin ve insan fitratina Allah [cc] tarafindan naksedilen edebin bozulmamasi icin gereklidir.

Haya duygusu insanda bulunan ozun muhafaza edilmesini, insanin olaylari dogru algilamasini ve en basta kendisine saygi duymasini saglar. 

Fatih CITLAK 
Mehtap TV Gunisigi Programi/ 02/12/2008

BABİL KULESİ

Insanlar arasindaki farkli fikirleri, gorusleri ve zevkleri anlatmak, veya bir yerdeki karisikligini ifade etmek icin kullanilan bir terim vardir:
Babil Kulesi.
Hıristiyan inancina göre Hz.Nuh tufanindan sonra çocukları tanrılık iddiasında bulununca Babil’de bunu temsil edecek bir kule yaptırmaya başlarlar.
Kule, onlar icin bir tür gurur ve kibir savaşının göstergesidir.
İnşaatta, sayıları milyonlarla ifade edilen köle çalışmaktadır.
Son kata gelindiğinde, Allah herkesin dilini başkalaştırır.
Yani herkes yalnızca kendisinin bildiği bir dille konuşmaya başlar.
Böylece hiç kimse bir diğerini anlamaz olur ve ortalık birden karışır.
Herkesin durmadan konuştuğu ama hiç kimsenin anlamadığı milyonlarca lisan.
Ve iste o gunden bugune bir yerdeki karisikligi ve uzlasmazligi, veya her kafadan bir ses ciktigini anlatmak icin “Babil Kulesi gibi” tabiri kullanilir.

DEMOKLES’İN KILICI

Demokles, M.O.IV.yüzyılda Syrakusai Kralı olan Dionysios’un yardımcılarından biriydi.
Kral olmanın cok rahat olduğunu düşünüyordu ve bir gün bu fikrini krala açtı.
Kralda bunun kolay olmadığını göstermek için,
“Sana bir süre krallığın nimetlerini tattırmak istiyorum.
Yarın bütün gün benim tahtıma sen oturacaksın ve ülkeyi dilediğin gibi yöneteceksin” dedi.
Kral Dionysios, o gece yanından hic ayırmadığı kılıcını, at kuyruğundan koparılan çok ince bir kıl ile tahtın uzerine astırdı.
Demokles, ertesi gün tahta oturduğunda başına düşecek şekilde yukarıda sallanan kılıcı gördu.
Onu kral astığı icin indirmeye de cesaret edemedi ve gun boyu sallanan o kilicin altinda, her an dusecek endisesiyle oturdu.
Daha sonra kral gelip;
”Nasıl. krallığın tadına vardınmı?” deyince, Demokles,

“Efendim, krallık tatlı olacaktı ama, keşke başımın üstünde sallanan su kılıç olmasaydı” dedi.
Kissadan Hisse:
Tarihin her doneminde elindeki gucu birakmak istemeyenler, kiliclarini daima yonetmek isteyenlerin enselerinde tutmuslardir.  

HAREM

Hz.Muhammed’in [sav] dogup buyudugu,son vahyi alip Islamiyeti teblig ettigi Mekke ve Medine, Kabe ve Mescid-I Nebevi gibi mekanlar butun dunyadaki muslumanlar tarafindan kutsal kabul edilmis ve hurmete layik gorulmustur.
Bu sebeble Osmanlilar zamaninda Balkanlar’dan veya Rumeli’den hacca gitmek uzere yola cikan muslumanlar, Istanbul’un Asya yakasina adim attiklari anda Harem bolgesine girdiklerini kabul ettikleri icin bu bolgeye “HAREM’ adini vermislerdi. 
Bu acidan bugun Istanbul’daki Harem, ismini oradan almistir.

Ali BULAC/Zaman