TURGUT OZAL ve IKI YARGIC

Merhum Cumhurbaskani Turgut Ozal, yuksek mahkemeye bir uye atayacak.

Atama yapmayi dusundugu genc bir yargici cagiriyor ve ona “seni yuksek mahkemeye atamak istiyorum” diyor.

Genc yargic “efendim bunu dusunmeniz benim icin buyuk bir sereftir, Cunki bir hakim icin gelinebilecek enyuce makam burasidir. Ama bu makama daha layik bizden daha tecrubeli ve yillarini bu meslege vermis buyuklerimiz var. Onlardan birisini tayin ederseniz daha isabetli olur” diyor ve teklifi kibarca reddediyor.

Bunun uzerine merhum Ozal “peki aklinda boyle bir isim varmi?” diye soruyor.

Genc yargic birkac isim soyluyor.

Daha sonra Ozal o isimlerden birisini cagiriyor ve dusuncesini ona aciyor.

Bu sefer o yasli yargic “efendim lutfetmissiniz, benim icin sereftir. Ama artik ben yaslandim. Ancak olumle veya yas haddinden dolayi emekli olunabilecek bu onemli makam icin daha iyi yetismis, genc, dinamik ve uzun yillar hizmet edebilecek genc arkadaslardan birinin tayini daha isabetli olur” deyince, merhum Ozal agliyor ve elerini kaldirip soyle dua ediyor:

“Ya Rabbi, ancak devr-I saadet doneminde olabilecek boyle bir olayi bana nasip ettigin icin sana hamd-u senalar olsun!


Unal RESIDOGLU

BOYA ve FAYANS

Yurt muduru yanindaki idareci, ogretmenler ve yurdun anlasmali boyacisi ile yurdu geziyordu.

Aralarinda “yurdun merdivenlerinin boyanmasini” konusuyorlardi.

Cunku ogrenciler bes katli yurdun merdivenlerinden yukari cikip, asagi inerken elleriyle dokunduklari icin merdiven duvarlari kirleniyor ve her sene boyaniyordu.

Boyaniyordu ama buna bir care ve koklu bir cozum ariyorlar, fakat bulamiyorlardi.

Farkli bir teklif hic tahmin etmedikleri sekilde boyacidan geldi.

Boyaci “Efendim, bence merdivenlerdeki ogrencilerin elleriyle dokunduklari yerlere fayans yapilirsa bu problem cozulur. Belki boyadan daha pahali olur ama, bir defa yapilir ve her sene boyanmaz” dedi.

Bunun uzerine olgun, tecrubeli ve agirbasli mudur eliyle boyacinin basini oksayarak: “tesekkur ederim, cok guzel bir teklif” dedi ve sonra etrafindakilere  donerek “arkadaslar akil akildan ustundur veya her aklin uzerinde baska bir akil vardir” diyerek sozlerini tamamladi.


Latif UNAL

RESSAM ve ELESTIRI

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmis…
Herkes bu ressamin yaptiklarini kusursuz kabul edecek kadar begenirmis…
Ve onu “Renklerin Ustasi” anlamina gelen Ranga Çeleri olarak tanisa da; kisaca Ranga Guru derlermis…
Onun yetistirdigi bir ressam olan Raciçi ise artik egitimini tamamlamis ve son resmini yaparak Ranga Guru`ya götürmüs ve ondan resmini degerlendirmesini istemis…
Ranga Guru ise;
”Sen artik ressam sayilirsin Racaçi.. Artik senin resmini halk degerlendirecek” diyerek resmi sehrin en kalabalik meydanina götürmesini ve en görünen yerine koymasini istemis.
Yanina da kirmizi bir kalem koyarak halktan begenmedikleri yerlere çarpi koymalarini rica eden bir yazi birakmasini istemis.
Raciçi denileni yapmis.
Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor…
Çok üzülmüs tabii. Emegini ve yüregini koyarak yaptigi tablo kirmizidan bir duvar sanki..
Alip resmi götürmüs Ranga Guru`ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmis.
Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermis.
Raciçi yeniden yapmis resmi ve gene Ranga Guru`ya götürmüs.
Tekrar sehrin en kalabalik meydanina birakmasini istemis Ranga Guru…
Ama bu defa yanina bir palet dolusu çesitli renklerde yagli boya, birkaç firça ile birlikte…
Ve yanina insanlardan begenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazi ile birlikte birakmasini istemis.
Raciçi denileni yapmis…
Birkaç gün sonra gittigi meydanda görmüs ki resmine hiç dokunulmamis, firçalar da, boyalar da kullanilmamis..
Çok sevinmis ve kosarak Ranga Guru`ya gitmis ve resme dokunulmadigini anlatmis..
Ranga Guru ise;
Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara firsat verildiginde ne kadar acimasiz bir elestiri saganagi ile karsilasilabilecegini gördün…Hayatinda resim yapmamis insanlar dahi gelip senin resmini karaladı..
Oysa ikinci konumda onlardan hatalarini düzeltmelerini, yani yapici olmalarini istedin…
Yapici olmak ise; egitim gerektirir… Hiç kimse bilmedigi bir konuyu düzeltmeye kalkmadi, cesaret edemedi…

YASLI ADAM ve OGLU

Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu.
Biraz önce iri yari bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı.
Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:
”Geçmiş olsun dede,o serseri ne istedi ki senden?” dediler.
Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:
”Eski bir borcum vardı, onu istedi, yapması gerekeni yaptı sadece’ dedi.
Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular.
Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:
”Fazla hırpalandınız, Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?” dedi.
Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :
”Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum, olünceye kadar da olmayacak” dedi.
Delikanlı pek bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle adama bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.
Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:
 “Elli yıl kadar önceydi, rahmetli babamı sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım, yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde” dedi..
Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.
Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken soyle soyleniyordu kendi kendine:
Evim oldukça uzak yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim. Aynen babamı azarladıktan sonra, onun üzüntüsünden yayan döndüğü gibi.

Akif ARIN [Hikayeler Net]

ELESTIRIDE OLCU

İnsanları eleştirmek yerine onları anlamaya çalışalım. Ne yapmak istediklerini anlayalım.
Sempati, hoşgörü ve nezaket eleştiriden çok daha yararlıdır. “Bilmek affetmektir.”
Dr. Johnson’ın da söylediği gibi, “Allah bile insanı son gününe kadar yargılamaz. ”
O halde neden biz yargılayalım?”
Eleştirmeyin, kınamayın ve şikayet etmeyin!
Baskalarina bir sey ogretecek kisilerin, ise once kendilerinden baslamalari gerekmektedir.
Doktor, baskasina tavsiye ettigi seyleri, oncelikle kendisi yerine getirmelidir.
Kendisi yanlis yapanlar, nasihatle baskalarini dogru yola sevkedemezler.
Insan, kendi ayiplari karsisinda savci, baskalarinin kusurlari karsisinda da, onlar adina avukat olmalidir.
Nefsini islah etmeyen, baskasini islah edemez.
Insan bir baskasina elestiri yaparken, kendisini onun yerine koymali ve “ben olsaydim, ne yapardim” demelidir.
Bu duyguyla yapilan elestiri, yikici degil, yapici ve yol gosterici olur.
 

BIR TEBESSUMUN SONUCU

Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.
Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı.
Hemen bir not yazdı, yolladı.
Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.
Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu.
Aksam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe basında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.
Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki. İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti.
Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu.
Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titresen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.
Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu.
Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı.
Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir TEBESSÜM’un sonucuydu.

AYAKKABICI ve COCUK

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi.
Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı.
Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi.
Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı.
Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle…
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.
Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.
Cocuk bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:
- “Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!”
Çocuk, ona dönerek:
- “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım doğuştan eksik”.
- “Bence önemli değil!” diye atıldı adam.
“Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı.”
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.”
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- “Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?”
- “Çok basit!” dedi, adam. “Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil.
Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…”
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi.
Adam, vitrine işâret ederek:- “Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?”
Çocuk, başını yanlara sallayıp:- “Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”
- “İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.”
Çocuk biraz düşünüp:
- “Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”
- “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.”
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.
- “İkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”
- “Tamam işte!” dedi adam. “5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!”
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.”
- “Şaka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”
- “Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, “Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- “Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!”
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.
Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- “Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.”

7.KAT ve HAMAL

Universitede okurken, Universitede ogretim uyesi olan bir Hocalarinin baska bir sehire tayini cikmisti.
Tasinmaya yardim icin gittikleri ev ise, bir apartmanin 7.katiydi.
O eve ilk tasinirken esyalar arasinda bulunan cok buyuk ve degerli bir vitrin, apartmanin giris katindaki merdiven cok dar oldugu icin halatlara baglanarak, disaridan ve balkondan yukariya dogru 7.kata cekilmisti. 
Tasinan Hocalari “baska caremiz yok, simdide yine ayni metodla asagi indirecegiz” diye israr ediyordu..
Herkes, “hocam cok zor. Tasinirken olabilir ama, inerken olmaz. Halat kopabilir, elimizden kayabilir, asagidan insanlar geciyor, arabalar var” diyorlardi ama, akillarina baska da bir care gelmiyordu.
O sirada esya tasimak icin gelen uc hamal arasinda, biraz yaslica, diger hamallarin alay ettikleri ve saclari dokuldugu icin arasira dazlak kafasina vurduklari hamal, “benim bir teklifim var” dedi.
Herkes merakla; “nedir?” diye sorunca;
“Madem bu vitrin, ilk katin merdiveni dar oldugu icin oradan yukariya gecmedi, o zaman bizde ilk kata kadar asgiya  merdivenlerden indirelim, daha sonra ilk kattaki daire sakinlerinden rica ederek, onlarin balkonundan halatla sarkitalim” diye cevap verdi.
Basta hocalari olmak uzere hicbirisinin aklina gelmeyen bu teklif, herkesin hosuna gitti ve vitrini oradan indirdiler.

Hikayeden Cikarilacak Ders:
Insanlar arasinda egitim ve meslek ayrimi yapmadan, herkesin dusuncesine saygi gostermeli.
Cunki akil akildan ustundur.
Ayrica farkliliklara saygi duymak ve Allah’in koydugu bu kurala saygili olmak gerekir. 

Latif UNAL                        

AYDIN BEY ve BURNUNDAKI KIL

Aydin Bey bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.
Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider.
Lakin Aydin Bey’in baş ağrısı artarak sürer.
Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya baslar.
Başka doktorlar çağrılır…
Aydin Bey zengin ve taninmis bir kisidir. Ağrıyı kesene servet vaat eder.Ama butun Doktorlar ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamazlar.
Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Aydin Bey’i daha buyuk bir hastahaneye götürmeye karar verirler. 
Orada en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır…
Görünüşe bakılırsa Aydin Bey turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Aydin Bey bu defa da apar topar yurtdışına götürülür.
Orada da haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç: Aydin Bey’e teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan Aydin Bey’e ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir.
Aydin Bey bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Memlekete dönülür.
Aydin Bey yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. 
Bir gün, yine onun arzusu uzerine eski berberi eve çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Aydin Bey’i tıraş ederken, Aydin Bey ona durumunu anlatir ve ölümü beklediğini söyler. 
Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim?” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın”
Bir bakar, “Hah işte, hakliymisim, kıl dönmüş.” der.
Berber Aydin Bey’in şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.
Ev halkı Aydin Bey’in herkesi ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar ve Berber’i cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı ederler.
Aydin Bey’in kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Aydin Bey aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiş, baş ağrısından ise eser kalmamıştır.
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder.
Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir.
Sapasağlam ayağa kalkan Aydin Bey Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.

Kissadan Hisse:

1. Insanlari egitim ve mesleklerine gore ayirmadan dinlemeli, herkesin fikrine saygi duymali.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olabilir.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir. 

DERS NOTU ve HAYALLER

Bu hikaye, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin kucucuk oğlunun hikayesidir:
Cocuk Orta ikinci sinifta iken ogretmenleri:
“Büyüyunce ne olmak ve yapmak istedikleri konusunda bir kompozisyon yazmalarını” ister ogrencilerden.
Çocuk, bütün gece oturup, günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazar ve hayalini en ince ayrıntılarıyla anlatır. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizer. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterir.
Ertesi gün ogretmenine sunduğu bu ödev, tam kalbinin sesidir.
İki gün sonra ödevi geri aldığında, kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “sıfır” ve “dersten sonra beni gör” uyarısı vardir.
Yanina gittiginde ogretmenine”Neden sıfır aldım ?” diye merakla sorar.
Ogretmeni  “Bu ödev, senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal. Paran yok. Gezgin bir aileden geliyorsun. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da almalısın. Bunlari başarman imkansız” der ve ekler : 
”Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”
Çocuk evine döner. Uzun uzun düşünür. Babasına danışır.  
Babasi: ”Bak oğlum, bu konuda kararını kendin vermelisin. Cunku bu, senin için oldukça önemli bir seçim.” der.
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan  ogretmenine geri goturur ve: 
“Ogretmenim. Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin …Ben de hayallerimi.” der.


Kissadan Hisse:

Sonuc ne olursa olsun hayallerinizden asla vazgecmeyin ve kalbinizin sesini dinleyin