KANSERLI COCUK ve ANNE

Bademcikten rahatsız olan oğlumun bu süreçte kandaki beyaz küresinin düşmesi üzerine Hastanenin Pediatrik Onkoloji (Kanser Tarama) bölümüne gittik.
Çok şükür birşey çıkmadı ama, bu bölüme gidip geldikçe ve oradaki hasta çocukları gördükçe cidden çok etkilendik.
En çok da bizi üzen şey bu çocukların mikrop kapma riskinden dolayı okullarına devam edemiyor olmaları idi.
Yani rutin hayatlarını idame ettiremiyorlardı. Bu beni çok üzdü.
Geçen hafta gittiğimizde oğluma doktor; “Bizim açımızdan korkulacak birşey yok ama, boğazında iki cm çapında lap (lenf bezi) var, dişinde iki tane çürük var, onlardan kaynaklanıyor olabilir. Onlara dolgu yaptırın üç ay sonra görüşelim, büyük ihtimalle takibi bırakırız.”, demesine rağmen ben çok üzüldüm.
Cunki düşündüm ki; ki daha ne ümitsiz vakalar, “Herşey olabilir hazırlıklı olun!” denilen daha ne durumlar var.
“Allah kimseye dermansız dert vermesin!”, derler ya gerçekten de öyle…
Böyle bir durumda anne- baba olmak öyle zor ki…
Şimdi anlıyorum; “Siz de yardım elinizi uzatın, siz de bir çocuğa hayat verin!”, gibi yardım kampanyalarında kullanılan sözlerin ne anlama geldiğini…
Perşembe günü gittiğimizde orada görevli hemşire (sanırım yardımseverlerin gönderdiği) sekerleri oradaki hasta çocuklara dağıttı.
Bir ara bize seslenmiş; “Size bere, atkı verdim mi?”, diye ben anlamadım.
Tekrar etti. Bir an kendimi kötü hissettim. Kemoterapi alınca bere takmak (saçları döküldüğü için) zorunda kalan hastalar aklıma geldi.

İçimden almak gelmedi o an ama, oğluma da nedenini hissettirmek istemedim.

Kalktık oğlumun takım (GS) rengini içeren bir atkı, bere ve eldiven takımını aldık.

Oğlumun pek hoşuna gitti.
Korkulacak birşey yok denirken bile benim korkularımı sanırım anlıyorsunuz.
Bir de diğerlerini düşünün…
Gelin olduk olmadık saçma sapan şeyler için birbirimizi üzmek, incitmek yerine bir insan olarak insanlık adına, insanlarımıza faydalı olabilecek birşeyler üretelim, birşeyler yapalım ve birbirimizi anlamaya calisalim.
Ne dersiniz?

Cunki biz insanlar ne yazık ki ancak bizim basimiza gelince olayın ciddiyetini anlıyoruz.
Öbür türlü affedersiniz; “Komşu, komşunun eşeğini türkü çağırarak ararmış görüntüsü çiziyoruz.

Perihan METİN

IKI KAHVE , BIRI ASKIDA

Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :
İtalya’ da Napoli’ nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarimizi iciyoruz.
İçeri giren müşterilerden biri, barmene “due caffee, uno sospeso” (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.
Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: “due caffee e un sospeso” (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye…
Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.
Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene “un caffee sospeso” (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti.
Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi..

Kissadan Hisse:

Insan kendisini baskalarinin yerine koyarak hareket etmelidir. 
 

YARALI GENC ve DOKTOR BABA

Doktor olarak gorev yaptigim hastahane’deki hızlı bir çalışma temposunun ardından, tedavi odasından çıkip ofise geldiğimde, hemşire odasının telefonu çalıyordu…
Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim.
Karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu, içlerinde çocuklarında bulunduğunu, damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu.
Tüm yorgunluğumu unutmuş, hızla acil servisine yönelmiştim ki; diğer telefonda nöbetçi hekimin icapçı Beyin Cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum.
Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:
-Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!
-Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Cok önemli bir davetti madem, nöbet değiştirseydiniz!
-Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ?
Konuşma böyle sürüp giderken, gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim.
Her yer kan içinde, ağlayan, koşuşturan, yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı.
Bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama herkes birilerine bakma gayreti gösteriyordu.
Acil serviste yatak kalmamış, sedyelere yatırılanlar ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor, personel yetersiz kaldigi icin yukarı sevk edilen hastalari servise aileleri çıkartıyordu.
Onca kazazede içinde, başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaşlarinda bir genç vardı.
Gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.
Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım.
Suuru yerindeydi, konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu.
Hayatının son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum ama onu orada yalnız da  bırakamıyordum .
Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış, tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı.
Genç iyice kötü olmuştu, birakma dercesine ellerimi sımsıkı tutuyordu. Gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi bende tutamaz hale gelmiştim, eğildim yanaklarından öptüm ve  “Bırakmayacağım seni, sakin ol, üzülme sakın” diyordum hiç tanımadığım ve daha önce hiç görmediğim bu insana.
Anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynısını ben  çekiyordum…
Çok acı çekiyordu, hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından .
Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum ama, artık  o aramızda değildi, bu dünyayı terk etmişti ve ben hala gelmeyen doktoru suçluyor, içimden lanetler yağdırıyordum.
Derken beyin cerrahi hekimi gelmişti…
Hastanın, daha doğrusu ölmüş gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi.
Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Yemekli bir davetten gelmişti, “acaba çok mu sarhoştu, ya da bir kalp krizimi geçiriyordu” diye düşünürken, diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile.
Bu doktor, olen o gencecik insanın babasıydı ve ne yazik ki; kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı.
Ve bu kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.
Kissadan Hisse:
Eger doktor o hastaya sirif insan oldugu icin saygi gosterseydi ve kendisini diger anna-babalarin yerine koysaydi, bu uzuntuyu ve evlat acisini yasamayacakti. 

 

EMPATI NEDIR?

Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine “Empati” adı verilir.
Empati bir yonuyle bir “duygusal zeka becerisi” dir.
Empati becerisini iyi kullanabilen kişiler bu anlamda, iyi bir dinleyici olmalarının yanı sıra, karşıdaki kişinin dile getirmediği duygularını da sezebilir, bakış açılarını kavrayabilirler.
Bu bakımdan Empati, kişinin farklı olan ya da başka kültürden gelen insanlarla iyi geçinebilmesini sağlar .
Empati tanımı üç temel öğeden oluşmaktadır ki; bir insanın karşısındaki kişi ile empati kurabilmesi için gerekli olan bu öğeleri şöyle sıralayabiliriz:
1) Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Cunki her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar.
Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız.
Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız.
2) Empati kuracak kişi karşısındaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması gereklidir.
Fakat bu yanlız başina yeterli değildir. Hem karşımızdakinin rolüne girerek bilincli bir sekilde onun ne düşündüğünü anlamak, hem de karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını  duygusal bir sekilde hissetmek gerekir.
3) Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi gerekmektedir.
Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.
Bu acidan karşımızdaki insanlara empatik tepki vermenen yolu, yüzümüzü ve bedenimizi kullanarak onu anladığımızı ifade etmektir.
Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı paylasirsa, örneğin “son günlerde çok bunalmışsın” derse, rahatladığımızı hissedebiliriz.

Empati’nin Sempati’den Farki
Bir insana sempati duymak demek, o insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir.
Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onunla birlikte acı çekeriz yada seviniriz. 
Sempatide “yandaş” olmak esastır.
Empati’de ise karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez; sadece onun duygularını ve düşüncelerini anlamak esastir.
Bir insanı anlamak başka şeydir, ona hak vermek ise daha başka bir şey.
Empati’de anlamak,
Sempati’de ise anlamış olalım ya da olmayalım, karşımızdakine hak vermek sözkonusudur.
Sonuc olarak; karşımızdaki ile özdeşim kurmak (ona benzemek) veya ona sempati duymakla, empati kurmak (onu anlamaya calismak) birbirinden farklı şeylerdir.

YAVUZ’UN MISIR SEFERI

 

Memluk Devleti 1250-1517 yillari arasinda Misir’da hukum suren bir Turk-Islam devletidir.

Osmanli Devletinin sinirlari hizla genisleyince Osmanli’larla komsu oldular.

O ana kadar aralarinda ciddi bir sorun cikmamasina ragmen, Yavuz donemine gelindiginde iliskiler iyice sertlesti.

Bunun en buyuk sebebi de Memluklulerin, Iran’daki Safevi Devletiyle ittifak kurmaya calismasiydi.

Yavuz, Turk-Islam birligini saglamak ve Memluklu tehlikesini ortadan kaldirmak icin 1516’da Misir’a dogru sefere cikti.

Sefere cikmadan once Kapiagasi Hasan Aga, bir ruya gordu.

Ruyasinda “geceyarisi sarayin kapisi calinir. Kapiyi Hasan Aga acar.

Gelen dort rasit halife, yani Hz.Ebubekir, Hz Omer, Hz.Osman ve Hz.Ali’dir. Arkalarinda da kalabalik bir sahabe toplulugu vardir.

Gelenler Yavuz Sultan Selim’e, Hz.Peygamber’in[sav] selamini getirirler ve Mekke-Medine’nin hizmetinin kendisine verildigini teblig ederler.

Ordu yola cikti ve Izmit/Gebze civarinda baglik-bahcelik bir yerde mola verdi.

Mola bitiminde Yavuz; askerlerin cantalarini arattirdi.

Hicbirinin cantasindan herhangi bir sebze ve meyve cikmayinca; Yavuz ellerini acarak;

“Allahim! Sana sukurler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin” dedi.

Zorlu ve ancak 13 gunde gecebildikleri Tih Colu’nu gecerken yagmur yagdi. Bu esnada Yavuz, atindan inerek yurumeye basladi.

Basvezir Piri Mehmet Pasa Yavuz’a “niye boyle yapiyorsunuz? diye sorunce; Yavuz:

“Nasil ata binerim. Gormuyormusunuz Hz.Peygamber onumuzde bize yol gosteriyor ve bize yardima geldi” dedi.

Zaferle sonuclanan ve Osmanli’nin daha onceki ikiyuz yilda elde ettigi topraktan daha genis bir toprak elde edilen bu savastan sonra Yavuz; Istanbul’da senlikler yapilacagini duyunca, sehre girmek icin geceyi beklemis, sehre gece gizlice ve atinin uzerinde egilerek girmisti.

TEK GOZUMU VERDIM

Bir anne ile çocuğu varmiş.
Annenin tek gözü kördür,
Cocuğu annenin bu halinden şikayetcidir, annesini bu yüzden sevmez cocuk.
Birgün okuluna aç giden oğlu için anne yemek götürür.
Fakat hiç beklemediği birşeyle karşilaşir;
Cocuk, anneyi gördüğü zaman arkadaşlarina mahçup düşmemek için kaçmaya başlar.
Bunu gören anne üzülüp yinede çocuğuna doğru ilerler. yanina geldiğinde,çocuk anneyi arkadaşlarinin yaninda tanimamazliktan gelir.
Anne üzülerek eve doğru döner.
Akşam eve gelen çocuk yaptiği yetmezmiş gibi annesine; “beni arkadaşlarimin yaninda küçük düşürüyorsun, gelme birdaha okula senin bir gözün yok, senden korkuyorlar” demiş ve odasina çekilmiş.
Anne her geçen gün biraz daha üzülür ama yinede çocuğunu severdi.
Cocuk, büyür, okur, iş sahibi olur ve evlenip Almanyaya gider.
Uzun zamandir çocuğundan haber alamayan anne, onun arkasindan Almanyaya gider.
Eve gelip kapiyi çaldiğinda kapiyi torunu açar ve korkarak kaçmaya başlar gözünün körlüğünden dolayi,
Babasinin yanina gelerek; “kapida bir gözü kör dilenci var” der.
Kapiya gelen oğlu; annesine; “neden geldin buraya, çocuklarimi korkutuyorsun” diyerek kapiyi yüzüne çarpar.
Anne üzülerek tekrar eve döner.
Uzun zaman geçtikten sonra çocuk annesini görmek için Türkiyeye geri döner fakat annesinin öldüğünü öğrenir.
Bunada üzülmeyen çocuğu “iyiki ölmüş, kurtulduk” diyerek sevinir.
Eve giren çocuk yatak odasinda bir mektupla karşilaşir.
Mektupta; “canim oğlum ben seni arkadaşlarinin yaninda küçük düşürdüm, korkuttum ama bilmiyorsunki sen doğduğunda tek gözün yoktu ve ben senin için tek gözümü feda ettim…….”

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Arabasına atlamış evine doğru yol alıyordu. Yogun iş temposu kendisini bir hayli yormuştu.
Şimdi tek düşüncesi vardı;
Bayram dolayısıyla aldığı hediyeleri evine ulaştırmak, dört gözle yolunu bekleyen çocuklarını sevindirmek…
Aksam is cikis saati oldugu için yollar kalabalık, trafik sıkışıktı.
Günün yoğun geçmesinden dolayı diğer günlere kıyasla daha fazla acıkmış ve yorulmustu.
Bu halsizlik başının dönmesine sebep oluyordu:
“Bir kaza olmadan, sağ salim eve ulaşırım inşallah!” diye dua ediyordu.
İşte bu anda anîden yanan kırmızı ışığı görünce geçip geçmemekte kararsız kaldı.
Önündeki araba durunca oda frene bastı, ama biraz geç kalmıştı. Tekerlekleri kayan araba öndeki araca hafifçe çarptı.
Onemli bir kaza olmadığı için şükür ediyordu ki gözlerine inanamadı;
Çarptığı aracın iri yarı şoförü hızla kapıyı açmış, elinde koca bir baseball sopasıyla öfkeli öfkeli kendisine doğru geliyordu.
“Gelişinden belli, kesin dövecek” diye düşündü.
Karşılık mı verseydi acaba? “Hayır! Bu hiçbir işe yaramaz” dedi kendi kendine, “Adam dev gibi, elimi kaldırmaya fırsat vermeden beni mahveder” diyordu.
Ne yapmalıydı Allah’ım! İşte adam iyice yaklaşmıştı.
Belki de az sonra kendini kaybedecek, gözlerini hastanede açacaktı.
Adam varmıştı işte kapıya. Sağ eliyle sopayı sıkıyor sol eliyle de kapıyı açıyordu.
Hemen adamı yatıştıracak bir şeyler söylemeliydi.
Daha adam kapıyı açar açmaz, konusmasına bile fırsat vermeden, zoraki bir tebessümle sağ elini adama doğru uzatıp;
“bayramınız kutlu olsun,size bir şey olmadı inşallah?” dedi.
Adam kendisine uzanan bu dost eli karşısında kısa bir şok geçirdi.
Az önce avına saldırmak için bekleyen aslanın hırçın bakışlarını andıran bu gözlerde şimdi mahcubiyet okunuyordu.
Adam ayni zamanda sopayı saklamaya çalışiyordu..
Hala korkudan titreyen ellerini onun omzuna koyup; “size bir şey olmadıysa endişelenmeye gerek yok. Cana gelecek olan mala gelsin. Öyle değil mi?” dedi.
Adam söyleyecek söz bulamıyordu. Ağzından dökülen iki üç cümleyle ancak şunları diyebildi:
Sizinde bayramınız kutlu olsun efendim. Bizde de, arabalarımızda da önemli bir hasar yok.
Hadi! Evimize geç kalmayalım. Size uğurlar olsun…

Ahmet OLCER 

DURUSTLUK MUTLULUKTUR

Sözlüklerde “ahlaki ve etik kaidelere bağlılık, sağlam ahlaki karakter, sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmamak” şeklinde tanımlanan dürüstlük, huzurun ve kendiyle barışık olmanın, kısacası mutluluğun bir gereğidir.

Dürüstlüğün, etkili ve saygın olmayı arzu eden herkes için vazgeçilmez bir önemi vardır.

Bu itibarla bir kişinin itibarlı ve saygın oluşu dürüst olduğunu göstermez. Bu ikisi farklı şeylerdir.
Durust kisiler dürüstlükten taviz vermezler ve hiçbir şey onları satın alamaz.
Dürüst olabilmek en başta kendimize karşı dürüstlükle başlar. Böyle olunca başkalarına da tam anlamıyla dürüst olunabilir.
Dürüstlük, iki yüzlü olmamak, yani kisinin kendisi için bir yüzu, başkaları için başka bir yüzu olmamasi demektir.
Dürüst kişiler yalan söylemeyi gerçeklerin çarpıtılması olarak gördükleri için aldatıcı tavırlar içine girmezler.
Durust kisiler başkalarını korumak amacıyla olayları çarpıtmayı da reddederler.
Herkesin muhakkak kusurları olacaktır. Ancak insanlara karşı açık olup zaaflarını kabul eden durust insanlarin samimiyeti ve dürüstlüğü takdir edilecektir. Böylece insanlar, böyle kişilerle daha rahat ilişki kuracaklardır.
Dürüst olanlar verdikleri sözleri yerine getirirler. Yapamayacakları vaatlerde bulunmazlar. Bir şeyi yapacaklarını söylediklerinde bunun için uğraşırlar.
Durust kisiler başka insanların başarılı olmasına yardımcı olurlar, onların yollarını açarlar. Başkalarına destek verdiklerini de açıkça söylerler.
Durust kisiler başkalarına kendilerinden ve zamanlarından bir şeyler vererek ilgilenirler, “Insanların en hayırlısı başkalarına faydalı olanlardır” prensibini rehber edinirler.
Onlar alıcı olmaktan çok vericidirler.
Durust kisiler küçük şeyleri önemserler. Küçük ayrıntıda doğru davranırlarsa ahlaki ve etik olarak da doğru yolda olacaklarını bilirler.
Durust kisiler kendilerine yapılmasını istemedikleri bir şeyin başkasına yapılmasını istemedikleri gibi engel de olurlar.
Dürüstlük insana neler kazandirir:
Dürüstlük en iyi dostumuzdur, en sadık arkadaşımızdır.
Yalnız kaldığımızda, kendimizi dinlediğimizde içimizi huzurla doldurur.
Aynı zamanda başkalarının bize güvenmesine imkan tanır.
Güven ise kişisel ve mesleki ilişkilerin iyi olmasında en önemli faktördür.
Dürüstlük, aynı zamanda mutluluğun ve kendimizle barışık olmanın anahtarıdir.
  

DOÇ. DR. Sefa SAYGILI

OSMANLI’NIN IRLANDA’YA YARDIMI

Padisah Abdulmecid zamaninda Osmanli yonetimi, 1847 yilinda Irlanda’da kitliktan binlerce insanin oldugunu haber alinca, Ingiliz kralicesinin muhalefet etmesine ragmen, 1000 pound para ve 5 gemi gida yardimi gondermisti.
Irlanda halki bu iyiligi unutmamis ve 1997’de Drogheda sehrindeki eski belediye binasinin onune, uzerinde “1847’deki buyuk kitlik sirasinda Irlanda halkina gosterilen comertligin bir nisanesi olarak Turkiye Cumhuriyeti’ne sukranla” yazan bir tesekkur plaketi asmislardi.

 

VAHDETTIN

Vahdettin’de bir hain degil, Osmanli’yi korumaya calisan bir devlet adamiydi.
Beceriksiz olabilir, ileri goruslu olmayabilir, ama hain degildi.
Biz haini cok kolay soyleyebilen bir toplumuz.
Once hainler ve sonra onlari cezalandiracak katiller uretiyoruz.
Biz Turklerin cok sik basvurdugu bir cikis yolu, bir yontem bu maalesef.
Ya kotuler ve iyiler, ya da hainler ve kahramanlar var.
Ikisinin arasinda insanlar yok.
 

Ayse KULIN