FACEBOOK

Geçenlerde Time dergisinde facebook hakkında yayınlanan bir yazı, popüler kültürün gidişatı konusundaki umutsuzluğumu artırdı.
Yazıda facebook boşanmalarından tutun, sitedeki dedikodu ve teşhirciliğin ne boyutlara geldiğini çarpıcı bir şekilde anlatmışlar.
Facebook’tan önce bir ‘hiç’ olanlar, facebook sayesinde ‘birisi’, olmaya başlıyorlar.
Bir insan tuvalet alışkanlığından, seks hayatına kadar hayatının her detayını herkesle paylaşırsa, nasıl hala özel hayatı olabilir?
Hiçbir gizemi olmayan böyle bir insanı çekici ve ilginç bulan var mıdır?
Haberde facebook’un gittikçe artan sayıda üyesi, başkalarının hayatlarının anlamsız detaylarını sürekli takip etmekten sıkılmaya başladıklarından ve vakitlerini nasıl harcadıkları konusundaki rahatsızlıklarından yakınmış…
Bazı üyeler açtıkları sayfaları kapattıkları halde, facebook onların bilgilerini tutmaya devam ediyor.
Ayrıca sitedeki her türlü içeriğin ‘copyright’ına sahip olduğunu açıkladıkları için özel yaşantıları ile ilgili ayrıntılı detayların bu kadar büyük ve görünmez bir kurum tarafından izlendiğini ve toplandığını bilmek üyeleri rahatsız etmeye başlamış.
Bazen takılıp kaldığınız tatminsiz bir yaşantıyı değiştirmek için birinin birşeyi gözününüzün içine sokması gerekir ya, işte sanal hayata bağımlı yaşayan bir okuruma öyle olmuş…
Okurum şöyle bir mail göndermiş:
“Ben facebook bağımlısıydım, her gün iş yerime geldiğimde ilk yaptığım, ateşe düşmüş gibi hemen facebook’u açıp bakmaktı.
Kim ne yazmış, fotoğrafıma ne yorum yapılmış gibi saçma bir girdabın içindeydim.
İşyerinde belki 4-5 saatimi buna harcıyordum.
Geçenlerde sizin yazdığınız bir yazıyı görünce ertesi gün işime geldim, kendi yaptığım 44 videomu, çocukluktan 26 yaşına kadar 1000′e yakın resmi, 321 arkadaşı, (bir bölümü uzaktan tanıdığım insanlar) sildim.
Sonuçta sile sile kaç tane samimi arkadaşın kaldı derseniz çok komik ama üç tane kaldı.
İnanın gel dediğimde gelen, dertleşebileceğim sadece üç tane kaldı.
Gözlerim birkaç gündür rahatladı, kafamdaki uğultu gitti  ve bağımlılıktan kurtuldum. . Sağolun…

Elvan DEMiRKAN/GUNAYDIN

BURSA’DA BiR AN!

Ben beş altı yaşlarındayken Setbaşı’ndan Yeşil Türbe’ye uzanan cadde üzerinde oturmuş, sonra ilkokul çağımda İstanbul’a taşınmıştık.
O yüzden Yeşil Türbe’nin zihnimin derinlerindeki yeri ayrıdır.
Belki de ölüm duygusuyla içli dışlılığım oradandır!
Bazen rüyalarıma girer o çinilerin rengi!
Neyse… İki gün önce İzmir’den dönerken..
Ve yine Bursa’nın dışından geçen otoyoldan geçecekken…
Sanki çocukluğum çağırıverdi beni!
Ama daha önemlisi…
Yeşil Türbe’nin 2006′da başlayan restorasyonu geçen hafta tamamlanmış, ziyarete açılmıştı. Nihayet aslına en yakın çinilerle kaplanmıştı binanın dış cephesi.
Mihrap ve kitabeler elden geçirilmişti.
Dedim ki… “Türbe’nin yeni halini görmeliyim.”
Bursa’ya girip üzerinde “Yeşil Türbe” yazılı sütlü kahverengi yol tabelalarını izleyerek Yıldırım semtine doğru ilerledim.
Tuhaf tabii!
Eski Bursa havasını ve Osmanlı ruhunun izlerini hâlâ koruyan bir semte viyadüklerden, tünellerden geçerek ulaşmak tuhaf!
Yine de tam orada her şey değişiveriyor.
Asırlık çınarlar, daracık yokuşlar, bazısı hâlâ harap halde ahşap evler…
Birkaç turistik eşya mağazası…
Bakır ve porselen eskilerini kaldırımlara yaymış eskiciler…
İsteyenin tepeden ovayı seyredeceği, isteyenin Yeşil Cami ve Türbe’nin avlusuna bakmayı tercih edeceği kahve ve nargile salonları…
Banklara oturmuş sohbet eden yaşlılar, üzerlerinden okul üniformalarını çıkarmadan çay, kahve içmeye gelmiş gençler..
Birkaç adım ötede Türk, İslam Eserleri Müzesi…
Zamana asla yenik düşmeyen o asude atmosferi anlatmak güç. Gelip görmek gerek!
Hasan Ali Yücel mi demişti? “Ne zaman Bursa’da Yeşil’e gitsem, dışında bir tepe, içinde bir bahar bulurum” diye…
Öyleydi yine..
Türbenin içine girdim.
Benzeri birçok mekândan farklı olarak, ölüm orada bahar mevsiminin ferahlığını taşıyordu.
Dışarı çıktım.
Biraz uzaklaştım ve dönüp baktım binaya…
Atalarımız sanki şehrin bu köşesine çok zarif bir biblo kondurmuştu!
Bir daha baktım…
Bütün semte nur saçıyor gibiydi.
Düşündüm de…
Gizem dediğimiz şey..
Bazen ne kadar somut biçimde karşımızda; ne kadar yalın!
Dikkatle durup bakmak gerekiyor sadece!

HAŞMET BABAOĞLU/SABAH