Ortaçağda Avrupa’daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı.
Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.
Kirlilik adeti Amerika’ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ”banyo yapmayı yasaklayan” ya da belirli
kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı.
Philadelphia’ da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa’da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü.
Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.
1600′lerde İstanbul’a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya’yaki bir konağa gönderilmişti.
19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim’e taşınmalarına izin verilmişti…
Günlük Arşiv: 19 Oca 2010
TARiHi GERCEKLER
Ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün:
1500′lerde İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu:
EVLiLiK ve BANYO
İnsanların çoğu Haziran’da evleniyordu.
Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran’da hala çok kötü kokmuyorlardı .
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.
Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu.
Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
İngilizce’deki ‘banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın’ (Don’t throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.
BiNALAR
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu.
Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu.
Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu.
İngilizce’deki ‘kedi-köpek yağıyor’ (It’s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.
Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı.
Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı.
Bunlar kışın ıslandığı z aman kayganlaşıyordu.
Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı.
Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu.
Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu.
Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı “thresh hold” (saman tutan), Türkçesi eşik idi.
YEMEK PiSiRME
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu.
Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu.
Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.
Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu.
Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük’ (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin kaynagi budur.
Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı .
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.
Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi.
Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı.
Buna ‘yağ çiğnemek’ (chew the fat) adı veriliyordu.
TABAKLAR
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.
Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu.
O nun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı .
Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu.
Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu.
Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu.
Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında ‘tabak ağzı’ (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
EKMEK
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu.
İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
MEZARLAR
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı.
Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir ‘kemik evi’ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı .
Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü.
Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı.
Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar.
Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi.
Buna mezarlık nöbeti ‘graveyard shift’) denirdi.
Bazıları zil sayesinde kurtulur (‘saved by the bell’) bazıları da “ölü zilci” (dead ringer) olurdu.
Gerçekler bunlar:
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye!
EY İNSAN!
Çocukluğun oyunla geçer..
Gençliğin gafletle geçer..
İhtiyarlayınca da zaif düşersin!
Acaba sen o şanlı yüce ALLAH’a ne zaman ibadet edeceksin?…
Yarın bambaşka insan olacağım diyorsun..
Neden bu günden başlamıyorsun?…
DİLEDİĞİN KADAR YAŞA; Birgün mutlaka “öleceksin”
DİLEDİĞİNİ SEV; Birgün mutlaka “ayrılacaksın”
DİLEDİĞİNİ YAP; ama unutma! Birgün mutlaka “hesap vereceksin”
DUYGULARLA KONUŞMAK
Adamin biri artik haniminin eskisi kadar iyi duymadigini ve bir isitme cihazina ihtiyac duydugunu dusunuyormus.
Ona nasil yaklasmasi gerektiginden emin degilmis.
Bu durumu konusmak icin aile doktorunu aramis.
Doktor adamin haniminin ne kadar duydugunu anlayabilmesi icin basit bir yontem onermis.
‘Yapacagin sey su:
Hanimindan 40 adim ileride dur, normal bir konusma tonuyla bir seyler soyle; eger duymazsa 30 adim ilerisinde ayni seyi tekrarla, sonra 20 adim; cevap alana kadar ayni seyi tekrarla.’
O aksam hanimi mutfakta aksam yemegini hazirlarken adam islemi uygulamaya koymus, 40 adim uzakliktan karisina normal bir konusma tonuyla seslenmis:
Hayatim bu aksam yemekte ne var?’
Cevap yok.
Mutfaga biraz yaklasmis. Mesafeyi 30 adima indirmis ve soruyu tekrarlamis:
Hayatim bu aksam yemekte ne var?’
Gene cevap yok.
Mutfaga biraz daha yaklasmis, mesafe 20 adim ve tekrar sormus:
‘Hayatim bu aksam yemekte ne var?’
Hala cevap yok.
Adam mutfagin kapisina gelmis artik mesafe iyice azalmis ve soruyu tekrarlamis:
‘Hayatim bu aksam yemekte ne var?’
Gene cevap alamamis.
Bu sefer hanimina iyice yaklasmis ve ayni soruyu tekrar sormus:
Hayatim bu aksam yemekte ne var?’
Hayatim besinci kez soyluyorum, “Tavuk” diye cevap vermis hanimi.
*******
Kissadan Hisse:
Genelde dusundugumuz gibi problem belki daima karsimizdaki kisilerde olmayabilir.
Bu acidan problemlerin sebebini biraz da kendimizde aramaliyiz.
*******
Ayni dili konusanlar degil, ayni duygulari paylasanlar anlasabilir. [Mevlana]